Ölüme Dair Yaşamdaki Düşünceler
August 20, 2008 · Kategori: Duzyazi -Genel-
İnsanın hayatla bağlarının koptuğu anda, yaşamın hâline bakıp da ötesini düşünmeden düşlediği ölümü aklıma getiriyorum şimdi...
Aklımdan, ölüme dair yaşamsal düşünceleri sözlere getiriyorum...
Her ne kadar yaşamın ellerinde ölümden bahsetmek, ölümün ötesine bile geçememek olsa da, ölümden yaşama bir şeyler çıkarıp onlara bakmak mümkün...
İstenen ölümün karşısında, insanın düştüğü hâl yatarken, "Sen zaten hayattan bıkmışsın, sen zaten ölü gibi yaşıyorsun, ölmüşsün. Daha niye ölümü isteyeceksin? Sen zaten ölü gibi yaşıyorsun, bir hâline bak!" diyor bir tefekkür sahibi.
Hakikaten... İnsan yaşarken ölmüşse, niye ister ki daha ölümü...
Yaşam her dakika bir sunum gibi gelir bana; Allah'ın kuluna saniye-saniye önünü açtığı, nasip ettiği, fırsat verdiği bir sunum.
Allah, insana bir şey verirken, bir hediye, bir güzellik, herhangi bir şey, bir nimet, insan nasıl yaklaşır ona? Allah, insana bir ömür vermişken, insan nasıl elinin tersiyle karşılayabilir onu? Allah'ın verdiğini, niçin verdiğini anlamakla başlayarak bunu yerine getirmenin, verdiğini ele alarak sahip çıkmanın yerine, yerine neyi koyabilir ki?
O yüzden... Her anın ayrı bir tadı var bence... Her anın ayrı bir değeri var... Ayrı bir nedeni var her şeyin, kendince...
Belki insan, kendisine verilen hayatı sevince, iyisiyle kötüsüyle elinde tutunca, sonuna kadar kendisini bilen biri olarak sorumluluklarıyla yaşamını ifa edebilince, verilen bunca nimetin şükrü edilmiş olacak; verilen bunca fırsatın kıymeti bilinmiş olacak; verilen her şeyin karşısında insana gösterilen değerin önemi anlaşılmış olacak; verilmiş bir ömrün içinde insanın verene karşı duruşu daha bir güzel olacak...
Veren O' her şeyi... Verdikleri karşısındaki duruşumuz da O'nun verdiklerine bizden gördüğü karşılık olacak... İyi veya kötü, her şeyde...
Çok şükür verene... Bize bizi, bize bizdekileri, bize bizi kazandıran şeyleri verene… Bize kendisini ve kendisini yaşayabileceğimiz ömrü verene... Çok şükür ve teşekkür Allah'ım, sana sadece şükür, ibadet ve tefekkür edebilmemiz için bize verdiğin yaşamın kendisine; her şeye...
Belkıs TUNÇAY
Ağustos 2008 www.blogcu.com’da yayınlandı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!Etiketler : ölümü düşünmek, ölümü istemek, ölüm üzerine,
Canını Sıktılar mı?
August 15, 2008 · Kategori: Duzyazi -Genel-
Sokaklar, caddeler, şehirler ve insanlar her zamanki akışında... Hayatın içindeki müzikler inişli çıkışlı notalarıyla etrafta dolanıyor. Ah, bu ruh hâlleri… Ayakkabıcı ağabey, manavcı amca, fırında ekmekleri veren sabah mahmurluğundaki aynı bayan... Üzerini değişen mevsim de bir eda, bir nazeninlikte adımlarıma karışıyor adeta...
Bakkalcı dükkânının raflarında dizili duran gazetelerde, sayfa-sayfa yeni olaylar ve gelişmeler mevcut. Televizyon ekranlarından yansıyan, bir yerlerde yaşanıyor ve yaşanmış olan görüntüler taşınıyor evlerin odalarına. Onca hayat, onca yaşam ve yaşanalar harflerle sayfalara sığdırılmakta, küçücük piksellere dönüştürülmekte. Aynı şuan ki hâlimiz gibi aslında. Yeryüzü sayfasında hepimiz, bir haber niteliğinde yaşıyoruz, sanki. Mavi kürenin ekranında küçücük adımlarımızla geziniyoruz. Koşuşturma, yaşam telaşı, istekler, olmayan şeyler, karşılaşılan olumsuzluklar ve sairi… Sesli sessiz, yazılan yazılmayan, görülen görülmeyen ve iç dünyamızda gelişen tüm hareketlerle… Her birimizin hayatı da bir isim kendi hâlinde. Yaşam da bunlardan ibaret değil mi?
Tek düze bir yaşantı biçimi bana göre değil de zaten. Hareketli bir akış, çeşitli mevzular, uçuşan düşünce yürütmeleri ve dahası, karışık ama eşittir’i yapılan bir sorgulamayla yoğun olmalı hayat mesela...
Anlamlı şeylerle ilgilenmeyi ve üstelik eksik kalan anlamlarını çözümlediğim anlamsızlıklarla ilgilenmeyi de seviyorum aslında.
Bazan karmaşıklaşan ve saçmalıklarıyla olumsuz yanını seren şu iyisiyle kötüsüyle dönen dünya var ya, iki yüzüyle de hepimizin karşısında. Ayrıca iki yüzü de bir taraf olarak aynı bile gelebiliyor bana; olması gereken ve kaçınılmaz… İyilerin kıymeti biliniyor elbet. Alışılagelmişin aksine de kötü şeyler için ise pek endişe etmiyorum açıkçası. Her şeyin bir zıttı nasıl oluyor ve böyle yaratıldıysa, hayatta da kötü gibi ‘iyi’ de o kadar olmak zorunda. Her konuda, her açıdan, her durumda, hayatın her yerinde; ‘iyi’ vardır ve ‘iyi’ olmak zorunda… Böyle bakınca daha güvenli oluyor hayat, sanki. O yüzden içimin rahatlığı...
Her şey yaşanır, her şey değişir, her şey olur ve biter… İnsanın en çok aklına takılan, şu şöyleymiş, bu öyle değilmiş, şu neden olmuyor, bu neden böyle oluyor, iyi gitmemiş, kötü olmuş, şunu yapmışlar, şöyle demişler ve sairi daha bir sürü şey… Herkesin gündeliğinde geçen şeyler… Bunlar diğer yanı hayatın. Olumsuz ve bozuk yanı… Hayatı ifade eden güzel ve çirkin iki blok’tan çirkin olanı... Bu alana takılmak niye? Güzel olan birçok güzellikler ve güzel olmasına dair uğraşmaya değecek onca şey varken hayatta… İkinci, güzel ve harikulade blokta olmayı seçmek ve “Benim dünyam burası!” demek daha iyi. İnsanın seçim olarak sağlıklı olanı tutması aklına en çok yakışanı. Yan blok da kendisine yakışanı, üstüne düşeni yapıyor hâliyle. Bunun üzerine “Niye?” diyemezsin ki. Sadece hayatın o tarafıyla ilgili uzak durarak ‘bakmamak’, ‘uymamak’, ‘duymamak’; yoluna attığı taşları geri çekmekle biraz zaman harcarsın, o kadar. Yerinde, yaşamını sağlam bir şekilde iyi sürdürürken bir de o tarafa el atarsın, sana meziyet kazandırır, o kadar…
Rahat ol sen… Serin dur… Hem hayatın içine karış, hem uzak kal bir şeylerden…
Bil ki, her şey geçici, her şey bir tek sonuç üzere… Asıl olan insanın ahreti ve kendisi...
Belkıs TUNÇAY
Ağustos 2008 www.blogcu.com’da yayınlandı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!Etiketler : canını mı sıktılar, canım sıkıldı, can sıkıntısı, üzenler, yalan dolan,
Cennetle Doğmak
Ocak 18, 2008 · Kategori: Duzyazi -Genel-
Her insan, fıtratı üzerine temiz, günahsız, yani cennete lâyık olarak doğar. Doğduğunda, ahretinde ona ait olan, ait olduğu kendi cennetiyle bir süre yaşar.
Sonra ne olur... Ne değişir? Ya arası açılır cennetiyle, ya da kim bilir, -Allah muhafaza, kaybeder cennetini.
Arası açıldığı kesin de, insanın cennetle doğması çok büyük bir nimet aslında... İnsana verilen büyük bir kıymet... Ne büyük bir ziyan ki, kayıp gider işte insanın ellerinde.
Ne değişiyorsa, ne kaybediliyorsa, insan hepsine bu dünya hayatında sebebiyet veriyor. İnsanın ahret hayatı, kendisine ait irade ve seçim doğrultularında dönüşümünü gerçekleştiriyor. İnsanın bizzat kendisi, kendisinin cennetiyle olan arasını ve cehennemiyle olan alâkasını belirliyor.
Eğer, insan olumsuz şeylerde yaptıklarının sorumluluğundan kaçarak sonucu kötü şeylere yükleyecek olursa, bundan, aynı şekilde, yaşamından kazandığı cenneti de kendisinin hak etmediği anlamı zorunlu çıkar... Bu düşünce, insanı ve iradeyi ortadan kaldırırken, geriye insanın 'ilahi düzeni bilmediğiyle yargılayarak adaletsizlik beklemesi' olarak kalır.
Yapılan her iyi şeyin niyetçisi ve her kötü şeyin sorumlusu, hiçbir mazeretsiz sadece insanın kendisidir. İnsan elbette 'sorumlusu’ olduğu şeyle imtihan edilir... Ki her imtihanın içinde her zaman 'doğru' bir ‘şık’ muhakkak vardır.
Dünya hayatında hesaba çekilecek olan her şeyin, her zaman her yerde yaşanılabilirliği, bir 'doğru' biçimi vardır ki, insan o noktada imtihan ediliyordur… İmtihan ediliyordur ki, insandan yaşaması ve seçmesi beklenen 'doğru'larda seçim yapan irade gerçekleşiyordur.
İrade, imtihan neticesinin sorumluluğuyla birlikte insana verilmiş olan yaşam düzeninin merkezidir. İrade, imtihan ve sırasıyla ahrete doğru, insan kendi sonucunu kendi şekillendirmektedir.
İmtihandan ahret hayatına uzanan dünya hayatı, insanın ebediyen yaşayacağı kazandıkları ve kaybettikleri olarak insanı hazır beklemektedir. Şu kısa ömrü için kendisini uğraşlarda bulan insan, ebedî sürecek yaşamı için de, bu ömrünü ahretine adar olarak yaşarken cennetini bulacaktır…
İnsan ne yaşarsa, ebedî hayatında da mutlaka onu görecektir. Bu yeryüzünü 'ahret mutfağı' bilip, ne hazırladıysa sonra onu yiyecektir.
...
Dünya hayatı ki, aslında, insanın doğarken ahretinde bulunan kendi cennetini, bu yeryüzünde kendi iradesiyle döşemesidir... Kendi cennetini buradan güzelleştirmesi veya buradan bozması, buradan hak edip kaybetmesidir...
Cennetine iyi bakan insan, hem bu dünyada ve hem de ahret hayatında, kalben ve ruhen kendisini iyi hissedecektir, çünkü cennetine sahip çıkana, elem değmeyecektir.
Belkıs TUNÇAY
Ocak 2008 bir sitede yayınlandı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!Etiketler : cennet, cenneti kaybetmek, yaşam, düzyazı, cennetlik olmak, kirlenmek, irade, imtihan, imtihan dünyası, cenneti korumak,
Öncesi 3 Aralık ve Sonrası
Aralık 3, 2007 · Kategori: Duzyazi -Genel-
Bu tür konuların belirli bir günü olması toplumsal bir araya geliş ve konuyu gündeme alış açısından elbette normal ve gerekli olabilir. Ancak bir tek hatırlamaya yaramaması lâzım. Yoksa henüz bir şeyleri aşamamışızdır... Sonra da bu günlere hatırlamak için neden ihtiyaç duyuluyor sorusu ortaya çıkar. Cevap da, muhtemelen, günlük hayatta yeterince ele alınmadığı için büyük bir açığımızı kapatıyor olmasından geçer.
Yine de yalnızca, bir gün her şey yerine getirilinceye kadar, bir gün her şey zamanın içinde her zaman yolunda gidinceye ve bir gün bu konular bir güne birikmemeye başlayıncaya kadar, bu günlerde sözleri anlamlı kılmak ve 'her zaman'a yaymak için söylemeye ve söylenenleri duymaya başlıyoruz...
Emek veren belirli topluluklar ve bireysel yönelişler zamanın içinde 3 Aralık’ı her zaman ifa ederken, bunun yanı sıra harekete geçmesi gereken durağanlıklar da var. Toplum olarak herkes tarafından bu konu yeterince ele alınamadığında ise mecburen ilgili kişiler konumlarını dile getirmek zorunda kalıyorlar. Tabi bunun içsel sıkıntısını duyarak... Oysa aslında asıl sıkıntı duyulması gerekilen nokta, ilgili kişilere bunu bırakışlar olsa gerek.
Konuyla ilgili bedensel olarak bir kavrama girdiğimde, zihnimde bir giysi olarak algıladığım yer etmiş görüntüler aklıma geliyor; bir bedenin cansız hâli... Cansız bir bedene ne kadar dikkatle bakılırsa bakılsın, çünkü o sahibi/insan görülemiyor… O an anlaşılıyor ki, bir giysiden çıkarılmış insan yok, insan çekilmiş o soğuk bedenden... Hemen, ruhun insan olduğu o vakit bizzat fark ediliyor ve kalbin... Sonra insan, artık yaşayan tüm bedensel insanların sadece ruhunu ve kalbini görmeye başlıyor 'insan' olarak... Beden algısı saf dışı bırakılıyor...
İşte bu noktada ruh ile beden ayrılınca, bedenin insana dair ifadelendirilen bir yanılgı olduğu ortaya çıkıyor... Koca bir yanılgı... Ruhu önemsiyor insan, kalbi önemsiyor... Gözün değerlendirdiği değil, ruhun gördüğü önemli olan oluyor.
Herkesin ve ilgili kişilerin konuya yönelik açılarının ifadelendirilmesinde fayda var:
Gösterilen merhamet karşısında yaklaşıma bağlı olarak zaman-zaman rahatsızlık duyulabiliyor, ama değişken olan durumlar bir yana, aslında merhamet çok olağan da gelebiliyor... Merhamet Allah'ın insanlar arasına insanlık için serpiştirdiği bir duygu vesilesidir, çünkü...
Kişisel normal bir üzüntü yaşanıldığı zaman da, ilgili kişiler yaşanılanları akılda tutulan olguya bağlamayı bıraktıklarında, akıllarından çıkardıklarında, herkesin karşılaştığı durumun yaşanıldığını anlıyor olurlar... Sorunları duruma göre hayat üzerinden ve karşılıklı sergilenen tutum değerlendirmesi üzerinden inceleyerek herkesin yaptığını yapmış olurlar. Karşılaşılan doğal şeylerde herkes gibi aynı tutularak davranıldığını kolaylıkla düşünerek içsel bir rahatlığa varırlar.
Bulunulan duruma dayanan sorunlarda ise, ilgili kişiler durumun herhangi bir sorumlusu olmadığını bilerek durumun öncelikle Allah'ın takdirinden geçtiğini bilir, karşılaşılan olumsuzluklardaki kusuru da olaylara ve karşı tarafa ait görerek durum değerlendirmesini daha net yaparlar.
Bir de aşırı ilgiden hoşlanılmayacak yaklaşımlar var... Neler hissettirdiği noktasında... Aslında yaklaşımlarda iletişimin karşılıklı olarak çok normal olması ve davranışta olağan kalınması, ilgili kişilerde 'hiçbir farkın olmadığı' düşüncesini harekete geçirir ve hayatın akışının önünü açar...
Çevre ve aile olarak da normal olmanın dışında gözetilmesi gereken bir açılım var ki, o da ilgili kişilerin ister istemez bazan biraz daha hassas olmasıdır... Bunu tartabilecek kadar da dikkat eğilimi mutlaka vardır herkeste.
Bir bilinçlenmeyle, beden algısına dayanmaktan vazgeçtiğimizde, ilgili kişilere bakışlardaki rahatsızlık verici duygusal bir takılmada kalan gözleri hissettirmeyi bıraktığımızda, herkesin bir ruh olarak bu yeryüzünde bulunduğunu düşünüp insanı 'ruh' görmeye başladığımızda, bütün insanlığı ve hayatı temin ederim ki, çok şey düzelecek... Çok şey değişecek aramızda...
Şimdi burada, bir ilgili dostumun icabet ettiği bu konunun devamında kendisinin yazdığı bir metinle bizleri baş başa bırakarak, ben de yazının karşısına geçip dinleyerek okumaya başlıyorum:
İçimden Gelenler / Hülya Duman
3 Aralık Dünya Özürlüler Günü. Bu gün ile ilgili yazmak istediğim şeyler var. Özel günlerde hep sevdiklerimizi hatırlarız. Öğretmenler, sevgiler, anneler ve doğum günleri; daima biri gelir aklımıza. 3 Aralık’ta görmezlikten geldiğimiz ve onlara rahatsız edici gözlerle baktığımız engelli insanlarımızı hatırlayabiliyor muyuz acaba? Hatırlamak dedimse de bu günleri kutlamak değil, sadece görmezlikten geldiğimiz insanların sorunlarını ve verdikleri mücadeleyi fark etmektir bu.
Bazan yolda giderken, sanki senin işin ne var dışarıda gibi bakıyor insanlar. Yardım etmek isteyen oluyor. Özellikle yaşlı amcalar, teyzeler ara sıra, gençler oluyor. Aslında çok iyiler ama yaşlılarımız yardım edince rahatsız oluyorum. Gerçekten yardıma ihtiyacımız oluyor, ama ufakta olsa insan tek başına bir şeyler başarmak istiyor hayatta. Kendisi yapmak istiyor öncelik olarak; işte burada sorun çıkıyor. Yardım edenleri geri çevirince sanki kendimizi üstün gördüğümüz sanılarak, aman ne halin varsa gör diyen ifadeler oluyor gözlerde.
Biz engelli insanlar sizlerden şunu bekliyoruz: Yardımcı olun, bizlere kendimizi geliştirmek ve hayatın içinde aktif olmak konusunda el uzatın.
Ben kendimi ilk defa 8 kişilik bir toplulukta ifade etmiştim. Her hafta toplandığımızda ve bazı şeylerden konuştuğumuzda özgüvenim gelmiştir kendime. Düşünce ve manevi yönümde güçlülük hissetmişimdir. Kendime hâkimiyetim artmıştır.
Şimdi dilim dönmese bile çekinmeden, kendimi hepimiz adına ifade ediyorum. Bu noktada çevremizdekilerin bizim düşüncelerimize ve duygularımıza önem vermesini istiyorum...
Bizleri tanıdıkça eminim ki sizlerden farklı olmadığımızı göreceksiniz... Bizler farklı değiliz. Aynı hayat yolunda aynı şeyleri yaşıyoruz; sadece biraz daha fazla yük taşıyoruz. Sizlerden beklediğimiz insanî duygularla bizlerle dost, arkadaş veya hayat arkadaşı olarak bir şeyler paylaşmanız.
Acınmak istemiyoruz, farklı olduğumuzu bedensel algıya takılarak gören gözler değil istediğimiz, insan olduğumuzu, ruhumuzu ve kalbimizi hatırlatan gözler istiyoruz. Eminim ki bizlere bakınca sizlerden farklı değil, sadece güçlü olduğumuzu göreceksiniz.
Bizler de sizler gibi öğretmen, doktor, mühendis ve bir yoldaş, dost olabiliriz. Yeter ki unutmayın bunu, bunları hatırlayın...
Belkıs TUNÇAY
Aralık 2007 bir sitede yayınlandı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!Etiketler : özürlüler, engelliler, 3 aralık, sakatlar, engelliler günü, özürlüler günü, haftası, belirli günler, belirli haftalar,
İnsan Analizi Yapmak
Kasım 15, 2007 · Kategori: Duzyazi -Genel-
İnsan analizi en yaygın, insanı tanıma olarak yapılmakta. Günümüzde hemen-hemen herkes karşısındaki insanı kendi insan tanıma süzgecinden geçirerek analiz ediyor ve tanımaya çalışıyor. Sonuçlar ise ikiye ayrılıyor: İyi veya değil.
İnsanı analiz etmekten bahsedince düşünceler en yoğun 'iyi' insan tanımlamasının üzerinde derinleşiyor. Herkes dünyada harika bir insan arıyormuşçasına iyi insan bulmak için veya 'iyi insan kalmamıştır' gibi düşünceleri haklı çıkarmak için kişilikleri ve karakterleri didik-didik ediyor; 'İyi' ne kadar iyi, nasıl iyi, gerçekten iyi mi, iyi fakat niyeti ne, gibi...
İyi insan tanımlamalarına varan neticeler hep ucu açık bırakılıyor, bir ihtimal olmayabilir diye… Neredeyse hiçbir zaman bir türlü tam tanımlamasına oturtulamıyor. Analiz eden kişiler ise, genel bir işleyişle güvensizlik ve negatif ihtimalleri göz önünde bulundurarak insanları iyi nitelendirmesinin etrafında zihinlerinden tartarak geçiriyor veya edinilmiş hazır bulunan insan tanımlamalarına kişileri yapıştırmakla ezbere bir sonuca varıyor.
Zihinlerde bir insanı incelerken 'iyi' tanımlamasına varmayan düşünceler hem kişinin kendisini etkiliyor, hem de karşı tarafı kim olursa olsun bundan muzdarip bırakıyor. Değerlendirmede insan hakkında 'iyi' düşünmemeler, devamında insanların birbirine karşı olumsuz tutum sergilemeye yol açarken, karşıdaki kişiyi çeşitli denemelerden geçirmeye ve olumsuz yaklaşımlarla karşılığında ne yapılacağı merak edilerek sınamaya kadar gidiyor… Olumsuz olasılıkları anımsatıcı teğet geçen tepkilerle nabız ölçmeler yapılıyor. Bu tür sınamalar yapmanın tartışılırlığı bir yana, olumsuzluk ve kötülük gören insan 'iyi' tanımlamasındaysa daima insanlığını koruyabiliyor… Buda haklı gerçeği ortaya koyuyor, çünkü ne olursa olsun teslim olunan bir sonuç vardır: İyi insan, kötülük gördüğünde bile insanlığını bozmayandır.
İyi insanlar büyük farkla daha fazla analiz ediliyor. Buda analizin incelemek olduğundan olsa gerek, hep iyi şeyler ispata zorlanıyor.
İyi olmayan davranış ve hareketleri yapan kişiler için ise bir analiz söz konusu olmuyor, çünkü kötülüğün gerçekçiliğinin sorgulanmasında içsel bir derinliğe bakılmadığı içindir, görünürde olanlar zaten sonuçlandırmaya yetiyor. Daha neti, kötülüğün gerçekçiliği, samimiyeti aranmıyor... Fakat olabilse hani bir ihtimal kötülükleri analiz etmemekteki neden, iyi olabilir ihtimaline yatkın olmamaktan ve iyi şeylere pay çıkarmaya uğraşmamaktan kaynaklanıyor.
Bu noktada hatırdan hiç çıkmamasında fayda vardır; İyi çıkarımlar yapmak, çok sağlam iradeli bir iyi niyetlilik gösterme mahareti ister ve bu maharet insanı meziyetli kılar.
Kötü yaklaşımlar sergileyen bazı insanlara karşı izlenimlerde fazla yaygın olmasa da, o kişilerin aslında öyle olmadığı ve yapısından kaynaklandığı için öyle davrandığı söylenerek aslen iyi olduğu kanısının akla geldiği de olabiliyor... Oysa neden bu şekilde bir tolerans, yüzeysel olarak iyi görünenler için de cömertçe gösterilmiyor?
Kişilerin geçmiş yaşantı ve öğrenimlerinden yola çıkarak zihinlerinde kalıplaştırdıkları insan tanımlamaları ile ezbere analiz yapmaları, karşılarındaki değişik ve yeni kişilere bakışlarını sığlaştırmakta, onları zor durumda bırakmakta. Girdikleri karşılıklı iletişimde, karşıdaki kişi yerli etiketlere sığdırılmaya çalışılırken, o etiketler üzerinde görülürken, o kişi nasıl olduğunu anlamadan kendisini olmadığı bir kişilikle düşünülürken buluyor. Bu özellikle olumsuz bir sığlaştırmaysa, karşıdaki kişinin bunu fark edip hemen iletişimden gerekir… Yoksa kişi o kalıpsal düşüncelerin sürüklediği yöne kayabiliyor veya var olan bir olumsuzluk üzerine söylemler ilerletiliyorsa da o noktaya daha da yoğunlaşıyor. Burada bir kişiye yaklaşımın ne derece kişisel bir önem taşıdığının ve ayrıca gerçek bir olumsuzluk bile olsa karşıdaki kişinin hissettiği kendi tanımlamasına karşı, insanın bu durumlarda nasıl duracağının ne kadar ciddi olduğu görülmekte.
Analizlerde bir insanı tanımlamak, onu o hâlde bulmak, onu o hâlde tutmak ve onu o hâle getirmek yaklaşımlarından biridir. Durum ne olursa olsun, gerekli iletişimi ve müdahaleyi sezip ona göre davranmak gerekir.
Bir insana "Ne kadar ...sın, ...sun!" "Seni ... görüyorum." gibi davranış ve hareketlerinden çıkarılmış normal tanımlamalar söylemek, olumlu olsun olmasın o insanı o kelimelerin içine hapseder. Kendisi hakkında tanımlamalar duyan insan, olumluysa o tanımlamayı kendisinde çoğaltır veya bu tanımlama o kişideki o enerjiyi çalar; olumsuzsa buna kendisini alıştırır veya o kişide olumsuzluğu süregelen yapar. Her iki şekilde de bunların etkisinden kişi kendisini alıkoyamazsa, kendisini o kelimelerin gidişatına aşırı kaptırması sonu iyi olmayan bir varışa neden olur. Ya da kişi bu gibi dış etkenlerin alanına hiç girmez.
Aynı şekilde bir kişinin başkası hakkında söylediği olumsuz tanımlamalar da, söylenildiği kişiye samimiyet hissettirse de, aynı şeylerin kendisine karşı düşünülme ihtimalinin hissini de yayıyor olabilir.
Bir insanın kendisi adına kurulan tanımlamalara ihtiyaç duyması ve bir insanın bir insanı tanımlaması da ne kadar gereklidir bu da tartışılır.
Her insan, -istisnalar hariç- her insan analiz edilmekten hoşlanmaz. En azından açık olan ve hissedilen analizlerden... Analizlerden hoşlanılmaz, çünkü bu karşı tarafın kendi düşüncelerinden kişinin kendisini geçirmesi demektir. Kimse bir başkası tarafından onun değer yargılarına bağlı kalarak incelenmek istemez. Bu her insanı son derece rahatsız eder.
İnsanı tanıma ve analizde, zihin altı olumsuz barındırılan ihtimaller, tanımlamalar ve güvensizlikler, kişiler ne kadar beraber zaman geçirse de, iletişimde gizli bir kopukluk saklar. Bu kopukluk, karşı tarafa rahatsızlık vermekle birlikte her an bozulabilecek bir iletişimi haber verir. Bunu gidermek ve onarmak iki tarafı da rahat ettirerek doğal bir akışı sağlar.
Analiz yapmaların arasında, kendisini ve kişiliğini açmayan bazı kişilerden, kişiyi ve psikolojisini gözetim altına alamadıkları için aradaki mesafeyi fark eden analizci kişiler, o kişiyi zihinlerinde tam oturtamadıklarından dolayı çeşitli varsayımlara giderler. Bu da yine çok düşük ihtimallere gerçek diye inanmaya, yanlış tespit yapmaya neden olur.
Analizin en uç noktası ise kişiye dönük olanıdır; kişinin kendisine karşı yaklaşımlarda en ufak bir şeyi bile kaçırmamak için, bilmediği, anlamadığı bir şey kalmasın, kendisine nasıl davranıldığından habersiz bir şeyleri görmeksizin devam etmesin diye detaycı ve her şeyi çok incelemesidir. Artık aşırı giden düşüncelerin dengesini kaybederek kişide zihin bozulmasına yol açan bu şekil bir analiz, kişiyi rahatsız ederek kendisine ve etrafındakilere davranışta zıtlık olarak kendini gösterir. Bu aşırılık sadece zihni meşgul edici fazlalık düşüncelerdir... Bu fazlalık zararlı düşünceleri sadece düşünülecek bir zihin boşluğu kabul eder. Kişinin kendisine karşı yaklaşımları bu aşırılıkta analiz etmesi yerine, kendi içinde takılıp kalması yerine, arınıp hayata ve yaşananlara bakması, sağlıklı ve güzel bir yaşam sürmesi için ileriyi görmesine yardımcı olacaktır.
Analiz etmek gelişigüzel şekilde çıkarımlar yapmak değildir, böyle olmaması da gerekir. İlk akla gelen varsayımlar, büyük olasılıklar diye anlık hesaplamalara gitmeler, yetersiz sanılara dayanarak karar vermeler, yanlış sezilerle beslenen algılara öncelik tanımalar gibi… Analiz eden kişinin hissiyatının ve algılamasının ne derece hassas ve gerçeğe yakın oluşu bu noktada çok önemlidir. Analizde bunları ölçebilmesinin, analizinin getirisinde düşündürdüklerinin gerçeğe yönelik olabilme ihtimalini nasıl bir seviyede tutacağının, hangi düşünceleri zihninde oturtup hangi tahminleri havada bırakacağının, hangi sanıları yok saymaya hazır tutacağının, hangi yeni oluşumlara açık kalacağının ayarı, dozu ve duruşu ciddiyet ve titiz bir dikkat ister…
Hiçbir analiz çıkarımları, kişinin bunda sabit kalmayı karar kılacağı kadar gerçeği yansıtan doğru sonuçlar olmak zorunda da değildir. En büyük hata analizin yüzdesinin 'yüz'le değerlendirilmesidir. En büyük hata, kişinin analiz sonuçlarını kendi düşüncelerinin kabiliyetine güvenerek gerçek kabul etmesi ve o sonuçların dışında başka olasılıkları zihnine açmamasıdır. Bu, olumlu izlenimlerde, olumsuzlukları bir yarasa gibi kişinin aklının tavanına ayaklarından yapıştırarak üşüştürmesi olsa da, olumsuz varılan izlenimlerde geniş düşünmeyi kazandırarak zihindeki pencerenin perdesini açar ve zihne olumlu düşünmeyi nüksettirir…
Hayat sadece tek taraflı tanıyan, analiz yapan değil, herkesin birbirini bu gibi düşüncelerden geçirdiği dolaşımlarla yaşanmaktadır.
Üstelik herkesin kendi açısından kendi dayanmalarına bağlı kalarak analiz ve tanımlama yapılacağı düşünüldüğünde, bu durum, ortak bir yargıya varılması gerektiğini şart koşar; insanlık ve insanlığın doğrultusu olan ilahi nazarda hakiki nitelendirme.
Kişilik analizi, bunun değerlendirilmesinde 'sözü muhataba göre söyleme' olarak dini kaynaklarda işaret edilerek belirtilmektedir… Fakat bu sadece karşıdaki kişiye doğru yaklaşım için gözlenir. Yoksa onu yargılamak veya yakışık olmayan yaklaşımlar için değil… Üstelik insanı tanıma yönünde buna dikkat edilmemesi karşıdaki kişi veya kişilerle çeşitli iletişim bozukluklarına neden olacağından, bir insanı mutlaka ve mutlaka anlamak ve tanımak yönünde analiz etmek gereklidir... Doğru bir bakış açısından insani öğeleri gözeterek…
Toplum değerlendirmesini insan analizi ile ilgili olarak ülkeler boyutunda gözlemlediğimizde ise, buna bağlı kalarak kişiler arası iletişim ikiye ayrılıyor: 1- Maddi ve somut odaklı mekanik iletişim; kişilerin birbirini sadece leh amaçlı ve iş çerçevesinde gördüğü soğuk bir yaşantı. 2- İnsani değerler ve kalbi hissiyatlar üzere sıcak iletişim; kişilerin birbirini yakınlık olarak gördüğü samimi bir yaşantı. Türk toplumunda ve benzeri toplumlarda insan analizi genel olarak ikinci tanımlamaya çıkan tali bir bağlantı olarak yürütülmekte. Bunun açılımı da, insanların birbirini analiz etmesi, genel olarak birbirlerine karşı duruşlarını ayarlamak, birbirlerine duyacakları sevgiyi ve verecekleri değeri belirlemek ve bir şeyler paylaşıp paylaşmamak konusunda yakınlığı değerlendirmek için dikkat gösterdikleri bir inceleme olduğudur.
Hepsi bir yana, bir insan nasıl insanların yanında rahat eder diye düşünülecek olursa; bir insan, hatta hemen-hemen her insan, bir mıknatıs gibi enerji çekimiyle komutsal bir duruşta varlığını ağır koyan insanların yanında değil, düşüncelerde kendisinin rahat bırakıldığı insanların yanında huzurlu ve rahat olurlar. Her ne kadar, karşıdaki kişinin kendisini analiz etmesiyle, analiz edilmekten o kişinin bir ilgisini ve eğilimini çıkararak buna değer görüldüğünü, bununla dikkate alındığını varsayıp memnun olanlar olsa da, bu analiz edilmeye değil, sadece kendilerine değer verilmiş olmasından hoşlanmalarına dayanır…
Her ne kadar bazı kişiler analiz edildikleri kişiler karşısında davranışlarını onları dikkate alarak kontrol altında tutsalar da -bu dış suni ölçüye kendi iç kontrol ve yönetimini edinmemiş kişilik açığı ihtiyaç duyar- bu onların yanında doğallıktan uzak gergin olmayı gerektirir… Analiz edilmedikleri kişilerin yanını da boşluk gibi görseler de, bu onların rahatça kendileri olmalarını sağlar. -İnsanlar yalnızca kendilerini iyi gören ve bu beklentide olan insanların yanında rahatlık ve huzur içerisinde hissederler ve gerçekten iyi, kolayca iyi olurlar. İyi hâllerini kolayca yaşarlar…
Yaşam ortak bir süreçtir. Bu süreçte -olumsuzluklardan uzak- iyi bir gözle bakıldığında insandaki güzel olan her şey görülmeye hazırdır ve doğru bir yaklaşımla bir insanda olan güzel şeyler açığa çıkmaya hazırlanır.
Belkıs TUNÇAY
Kasım 2007 bir sitede yayınlandı
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!Etiketler : insan, analiz, insan analizi, insan tanımak, tanımak, etiketler,
« Önceki ::