Kandil ve Bayram Çocukları
Temmuz 29, 2008 · Kategori: Deneme -Ani-
Bilin bakalım bugün kapı zilimizi kim çaldı?
Evet, bir çocuk; çocuklar... Evin kapısını, kandilleşmek için gelmiş çocuklar araladı bugün. Hem de birkaç kez... O kapı önü kandilleşmeyle bizi eskilere götüren güzel yüzlü çocuklar vardı karşımızda…
Biliyor musunuz, yüzlerindeki o tadı anında ile saklı bir bekleyiş ve 'bir şeyi yerine getiriyor olma' sempatisi var ya, bana öyle bir tablo yaşatıyor ki, tarihin en güzel sayfalarından birinde bulunuyorum, sanki...
Fakat karşılarında bir mahcupluğa giriyoruz aniden... Eskilere sıkıştırdığımız bu tabloyu, yani çocukların kandillerde ve bayramlarda kapı-kapı dolaşmasını hayıflanmalarımızla körlerken, kuru bir hayata da hazırmış gibi bunu kabullenmişiz bizler… Bu sebeplerle evleri dolaşan çocukların heyecanlarına hazır bile değilmişiz maalesef...
Oysa bizler değil miydik, ellerine böyle günlerde şeker veya çikolata toplayan? Bizim çocuk zamanlarımız, bizim kardeşlerimiz, bizim büyüklerimizin geçmişi değil miydi? O eski günleri yaşayan bizler değil miydik? Şimdi oturmuş evlerimizde, yeni nesildekilerin çocukluklarını, kandillerini, bayramlarını, heyecanlarını daraltıyoruz. Onların hayıflanacakları, eski diye yâd edecekleri bir kandil ve bayram olamayacak mı yoksa bizim yüzümüzden?
Aslında o kadar da eskimedi bir şeyler... Coşkular, hayaller, beklentiler başka çocukların gözlerinde devam ediyor yaşamın bir yerlerinde...
Bence eskiye hayıflanmak yerine, bugüne bir el atmalıyız; Bugüne üzülmeliyiz belki de... Ne dersiniz? Bu güzellikleri mazimize özgü saymanın faturasını şimdinin istekli çocuklarının ellerine şeker diye tutuştururken durup düşünmeliyiz hâlimizi... Yoksa zorlaşan ve karmaşıklaşan yaşamın ellerine kendisini bırakmış bizler mi ortak olamadığımız heyecanları göremiyoruz... Ortak olamadığımız çocuklukları göremiyoruz...
Gerçekten kandilleşmeler, bayramlaşmalar eskilerde mi kaldı, yoksa bizler artık hazır değil miyiz, yoksa bizler o çocuklara bunları yaşatacak büyüklerden değil miyiz bir bakıma?
İşte, bir kez daha kapı zili çaldı...
Bu gelen çocuklar ise, bir yerlerden şeker ve çikolata pek toplayamamış olarak buruk bir ifadeyle duruyor kapının önünde. Kim bilir kaç kapıdan kendilerine hazır olunmayarak ayrıldılar. Belki de onları en çok üzen, onların eski bayramlarının tadı-tuzunun olmayacağıdır.
Bir daha ki kandile veya bayrama şeker ve çikolata hazırlamalıyım veya onların yüzünü memnun edecek bir şeyler yapmalıyım... Eskiden, kardeşimin yoldan geçen bir adamın bile bayramını kutlarkenki masumluğunda olduğu gibi onları da bu coşkularında rahat ettirmeliyim. Bu masumluklarının içinde özgür olmalı çünkü çocuklar. Çocukluklarının içinde mutlu olmalı, mutlu edilebilmeli bütün çocuklar...
Kandilleriniz, bayramlarınız ve çocukluklarınız kutlu olsun güzel çocuklar...
Belkıs TUNÇAY
Temmuz 2008 www.blogcu.com'da yayınlandı
Kalıcı BağlantıEtiketler : eski bayramlar, eski günler, yaşlılar, kandiller, kutlamalar, bayramlaşmalar, çocuklar,
Kar Yağsa Şöyle...
Ocak 12, 2008 · Kategori: Deneme -Ani-
Kar da yağmıyor ki, şöyle çıkıp kartopu oynayayım dışarıda, İstanbul'un sokaklarında... Kaldırımdan dürüm yapıp hayatı, dolayıp dilime bir ezgiyi, kar da yağmıyor ki, sevineyim şöyle...
Küçük kar tanelerini nasıl severim bilir misin?
Her biri bir şey söyler, sanki bana, her birinde bir şey yazıyordur, sanki... Küçük kar tanelerini taşıyan Melekler sarıyor, sanki beni... Kapatıp gözlerimi, hissettiğimde içimden, Melekler dolduruyor bu şehri sanki...
Işık-ışık beyazlar süzülüyor yüreğime...
Bir tebessüm gibi iniyor kar taneleri... Kar taneleri ve Melekler... Gülümsüyor penceremin önünde...
İstedim ki aslında, kış olmadan bir çocuk parkına gideyim... Belki de gece vakti görünmezken, küçük ruhumla salıncakta hevesle sallanabileyim... Etrafımda yıldızlar hayal edeyim orada... Doyasıya oynayabileyim...
Çok geç yapıldı maalesef bu mahallenin parkı... Renklerle süslenmiş, yeni oyun blokları kurulmuş, çocuk sesleri doluşmuştu bahçesinde... Fakat büyümüştüm ben o mevsimde...
Şöyle tadını çıkarmak isterim küçüklüğümün ellerinden tutarak, sevinçlerimle...
İster misin? Bir gün parka gidelim seninle... Pamuk şekeri alalım, tül-tül yerken... Elma şekeri de isterim sonra... Sonra güneşi aramaya çıkarız seninle... Gökyüzünü açarız maviye...
Perdesini açarız gökyüzünün... Ki güneş girsin dünya evimize...
Hayatın tozlu örtüsünü kaldırmaya çalışırız seninle... Kirlenmiş örtüsünü çekeriz kararttığı yaşamın nasıl kötü duruyorsa üzerinde... Toplayalım örtüleri de, sevgi düşsün gönüllerin tenine... Sevgi ısıtsın odalarını ruhların, bütün dolaplarını, içini, sayfa aralarını ve geleceği... Isıtsın herkesin avuç içlerini... Dostça... Kardeşçe...
Biz, oldukça küçük iki çocuk gibi gezinelim yeryüzünde...
Çocukluk çıkaralım içimizde...
Hiçbir şeyden haberi olmayan, hiçbir şeyinden anlamayan hayatın, kendi dünyasında, kendi güzel ve iyi dünyasında yaşayan iki çocuk gibi cennet sayalım yerimizi... İyi şeyleri anlayalım sadece... İyi şeyler bilelim... İyi şeyler yaşanıyor görelim hayatta...
Ben çocukken bildiğimle kaldım, çünkü... Çocukken bildiğimle kaldım yaşamı anlamakta, hissetmekte... Sevmekte ve sevilmekte... Çocukken bildiğimle kaldım hayatı görmekte. Yaşamakta her şeyi... Yeni gözlerle, çocuk gibi bir yürekle...
O yüzden hep çocuk diyelim kendimize... Çocuk olalım ikimiz seninle... Güzel olsun her şey... Pembe gözlüklerimiz olsun... Çocuk yüreğimiz... En temiz ruh hâlidir çocuklarınki çünkü… En güzelidir çocuk gönüllü olabilmek...
Belki hayatta çocuklaşır ileride... Yeniden... Sevgiye dönüşür... Daha güzelleşir belki de...
İçinde bütün yaşlılığıyla çocuklaşır hayat da bizim gibi...
Yaşlandıkça çocuk olmanın derin ruhuna erişir...
Ama ne olur, bir gün parka gidelim seninle...
Kaykaydan kayalım, salıncakta sallanalım... Baloncu amca geçerken oradan, durdurup uçan balon alalım ellerimize... Birkaç tane... Alıp diğer çocuklara verelim... Sonra bakıp onların gözlerine, gülümseyelim... Biz gülümseyelim, biz çocuklar gibi gülüşelim, yaşlılığımızın üstünde çocukça sevinelim, varsın biz de çocuk gibi görünelim geriye...
Sonra evlerimize dönelim... Açıp ellerimizi dua edelim yüreğimizce...
Ah yüreğim... Ne zaman kar yağacak bilmiyorum, ama bekleyişim yüreğimde...
Ah... Kar yağsa da bu şehirde ve güneş mevsimleri getirse de keşke çocuk yüreğime, ... bir başka sevinsem şöyle...
Belkıs TUNÇAY
Ocak 2008 bir sitede yayınlandı
Kalıcı BağlantıEtiketler : kar, yağsa, çocuk yürek,
Gravür Çocukluk
Eylül 16, 2007 · Kategori: Deneme -Ani-
"Evvel zaman içinde" başlamıştır her çocukluk.
Sanki bir rüzgârgülünün etrafında dolaşır gibi yaşanmıştır…
Gün gelir, anlayamadığı bir zamana uyanır insan. Büyümüştür artık… Şimdi dalıp gitme vaktidir eski sokaklarına çocukluğunun. O sokaklarda koşma vaktidir... Hiç görmeden hayatı, biraz uçarı, biraz aceleci bakma vaktidir etrafa... Varıp bir köşe başına, arama vaktidir artık. Nerede yaşayamadığı çocukluğu?
Gündüzün bırakıp gitti bir yerinde, bir sokak lambası altında, çömelerek, o cılız ışığın aydınlığında canlandırır küçük bedenini.
Oynayamadığı bir parkın hayalini kurar. Ne çocuk olabilmişti, ne de yetişebilmişti mahalledeki yeni yapılan bir parkın koşuşturma cıvıltısına. Bir salıncakta her şeyden bihaber keyifle sallanamamıştı mesela. Tahterevallinin bir ucuna oturup, diğer ucunda bir arkadaşıyla hayatın iniş çıkışlarını oyun tadında yaşayamamıştı mesela… Orada duran şekerci amcanın pembe renginde pamuk şekerine önce ağız tadıyla bakıp, sonra almak için dizi yaralı gidememişti yanına. Yaramazlık yapamamıştı hiç. Çocukluğa yakışır çocuk olamamıştı mesela…
Dolduramamıştı cebine o zamanlardan gülüşlerini... Şimdiye anımsamak için hatıralarda gezinememişti... Bayram tadı şekerlerini hayalleri arasına koyup toplayamamıştı koynuna. Uçurtmalar havalandırıp gökyüzüne, içinden geldiği gibi doyasıya mavilik içirememişti yüreğinin toprağına. Yollarda ömrüne uzayan bir düşle sonsuzluğu dolaşamamıştı; hiç haber vermeden kimseye. Çocukluğundan koklayacağı hevesleri olmamıştı şimdiye. Şimdiye biriktirememişti çocukluk seslerini. Şimdiye topladığı çocuk hatıraları yoktu... Yoktur ellerinde çocukluğu, dalıp gitmek için o zamanki heyecanlarına şimdi.
Şimdiye biraz bakınca şöyle, geçmişinde ucu yanık sessiz sayfalar kalmıştı.
Ah... Yüreği yıldızlı bir hülyadır şimdi koşuşan içinde, çocukluğunun sesi. Öyle tarifsiz üstü açık bir derinliktir yukarı doğru yükselen. Durup yittiği bir zaman yolculuğudur çocukluk şimdi.
Artık oturmuş tahta sandalyesinde, yılların perdesinin arkasına bakarak ve biraz hüzünlü biraz da sakin, "çocukluk" deyince gözleri dalan biridir şimdi.
Belkıs TUNÇAY
Eylül 2007 www.blogcu.com'da yayınlandı
Kalıcı BağlantıEtiketler : çocukluk düşleri, hatıralar, geçmiş zaman, mazi, çocukluk, deneme, yazı,
Bir Salâ'nın İçinden
Eylül 12, 2007 · Kategori: Deneme -Ani-
Bir caminin önünden geçerken, terk edilmiş bir tabut ilişiyor gözüme. Musalla taşının üzerinde... Yakınları az ötede kendi aralarında toplanmışlar. Tabutta soğuk bir yalnızlık…
Neden terk edilmiş gibi duruyor o tabut orada? Bunun herhangi bir nedeninin olmasının ne önemi olabilir ki? Yaşlı veya genç, ne fark eder ki?
Ne fark eder ki… Bir ömür sona ermiş, bir isim silinmiş, bir varlık yitmiş, bir defter dürülmüş, son'un keskin bıçağından bir can geçmiş.
İşte derin bir kimsesizlik… Doğarken annesi var insanın, ölürken yalnızlığı…
…
Etraf durgun…
Salâ verilmiş…
Bir salâ sesini duyduktan sonra, kim bilir o salâ sesinin öncesinde neler yaşanmıştır ve neler yaşanır sonrasında? Neler yaşanmaya ayarlanmıştır, kim bilebilir?
Neler sığar o gıcırdayan tahta tabutun içine? Kara bir boşluk gibi derinleşen ölümün kuyusuna neler atılmıştır yaşarken? Bir yeşil arabaya acıların kaç çeşidi yüklenir? Ayakların yerden kesildiği ve bir uçurumun üzerinden geçer gibi gidişin içinde nasıl bir çığlık gezinir? Kim bilir?
Sonrasında?
Uykuda olan yeşil araba hareketlenir. Toparlanırlar… Az sonra beyaz bir şehre girilir; canlıların orada yabancı olduğu şehre...
Varıldığında, inen eller tutar o tabutu. Eller… Böylesi zamanlarda gözler hep ellerdedir. Eller tutar tabutu, eller indirir, açar, içindekini alır, toprağa yatırır. Bütün bunları eller yapar ve insan sadece elleri görür böyle zamanlarda.
Bir beden toprağa verilmiştir. Üzeri kürek-kürek toprak atılmasıyla örtülür, kapatılır insan toprağa; tıpkı bir şeyi kilitler gibi…
Eller, havada tuttuğu tabutu vermiştir kabir mekânına. Tıpkı insanın kendi elleriyle kendi hayatını işlemesi gibi; vermek için toprağa...
Bitmiştir insan için artık, bu kişisel adını sürdürdüğü yer. Yalnız O'nun hükümlerinin geçtiği yere gitmiştir artık. O'nun yerine gitmiştir; bırakarak kendi iradesini, varlığını ve her şeyi, O’nun sözünün geçtiği yere gitmiştir. Artık bir tek orası vardır onun için. Yoktur artık burası.
Sadece O'nun isminin geçtiği şeylerdir geçerli olan orada. Gerisi koca bir hiçlik. Her ne varsa her şeye dair, içinde yoksa 'Allah', tuz buz olur geçerken bu ölüm köprüsünden. Bu ölüm köprüsünden bir tek içinde 'Allah' bulunan şeyler geçebilmektedir.
…
Ölümden bir tane daha kolye yapıp kendime, ruhumu arkada bırakıp yürüdüm. Ruhum, niyetimden bir Fatiha'yı iliştirip tabutun karanlık içine, geri yanıma geldi.
Ölüm kokuyordu üstü ruhumun… Hem yürüyor, hem üstüme ölümü sürünüyordum.
Belkıs TUNÇAY
Eylül 2007 www.blogcu.com'da yayınlandı
Kalıcı BağlantıEtiketler : ölüm, toprak, tabut, cenaze, cami,
Otobüs Durağı ve Bir Çocuk
Temmuz 20, 2007 · Kategori: Deneme -Ani-
Bu şehrin, insanlarının kalabalık olduğu, binaların birbirine yakın inşa edildiği, sokak lambalarının taş yolları aydınlattığı, kaldırımların adımları taşıdığı otobüs duraklarında küçük çocuklar var; çaresiz elleriyle mendil satan.
Soğuk bir zaman...
Sabahın ilk nur vaktinde, insanın kalkar kalmaz daha kendini hissetmediği bir erken dilimde, küçücük bir kız çocuğu, elinde satmak için koşturacağı mendillerle dışarıda... Yoldan geçen durabilecek arabalara ve orada mahmurlukla otobüs numarasını beklemekte olan bizlere kafasında işinin telaşı bir soru işaretiyle bakmakta...
Bedeni değil insanın, ruhu üşümekte...
Belli… Evinden dışarı gönderilmiş bir havayla çıkmış sokaklara... Üstünde kabanı yok, ıslanıyor yağan yağmurun altında… Yağan tanelerinin düşüşüyle ellerini daha da üşüttüğü ıslak teninde kayıyor hayat... Soğuktan burnu kızarmış ve neredeyse sesi çıkmıyor; küçük bir kız çocuğu var gözlerimin önünde...
Ben oradan ayrılmak üzereyim...
Dolaşıyor küçük kız etrafta... İçinde taşıdığı, sakladığı, ya da bastırdığı ‘ben’i, hayatın düştüğü noktasında acıyla ve aynı zamanda cesaretle yaşarken, gözlerindeki gizli bir ışıltısında umutlarını bulduğum o küçük kızı almak isterdim yanıma, giderken. Ya da hiç olmazsa sarmak kendi dış kıyafetimle onu, ısıtmak... Saklamak korurcasına her şeyden, yaşama karşı kendi düşüncelerinden bile... Hayata ve kışa hazırlıksız o küçük bedenini…
Yağmur ve kış vakti...
Şehrin caddelerinde üşüten bir esinti... Kapalı kapılar arkasında sıcacık evler, içinde anne-baba ve kendisine alışılmış ama aslında kıymetli hayat dolu neşeli çocuklar ve bir de dışarısı… Banklar, sokaklar, banka kulübelerinin içi... Bir ağırlıkla çömelmiş, bir yere uzanmış, kıvrılmış, kimi zaman ayakta ve gözlerde bin bir endişe ile sokaktaki çocuklar. Merhametin yüreğine ağır gelecek koşuşturan adımlarıyla hayatın ince köprüsünden geçen küçük çocuklar...
Kendisini ve yaşayamadığı çocukluğunu arka sokaktaki parka bırakmış, yaşamın peşine mıh gibi düşmüş mendil satan güzel çocuklar. Mendil ve birkaç kuruş para; donmuş parmaklarından düşerek ceplerine giren.
Herhangi bir otobüs durağı...
Herhangi bir şehir! İstanbul...
Şimdi içimdeki bütün mevsimlerden dökülen sararmış yapraklar var.
Hayat mücadelesi ve küçük bir kız çocuğundaki buharlaşan nefesine karışan mendil satma gayreti. Ah hayat, senin mendile mi ihtiyacın var?
Belkıs TUNÇAY
Temmuz 2007 www.blogcu.com'da yayınlandı
Kalıcı BağlantıEtiketler : otobüs, mendil, çocuk, hayat, sokak, satan,
« Önceki ::